Blog (tr) Genel

Baba, Koca, Doktor ve Birey Arasında

park (1)Dağınık ilgileri olan sıradan birinin basit bir serzenişi. Hepsi bu.

 

Hayat küçükken daha kolaydı derler ya –  ne klişe bir laftır o. Ama sonuna kadar katılıyorum.

Her klişe gibi doğruluğu pek çok kişi tarafından onaylandığı, belki de, gereğinden çok sık kullanıldığı için klişe olmuş belli ki. Bugün rutin yazılarımın ötesinde kişisel bir blog yazmamı da işte bu sağladı.

***

Klasik bir hafta içi! Her sabahki gibi işteyim ve yeni bir rapora başlamışım. İçimde bir yerlerde kaç haftadır bir şeyler karalayamamış olmanın acısını hissetmeye devam ediyordum. Halbuki bloğumu bu sene aktiflemeye karar verdiğimde yazacak bir şeyler bulabilir miyim diye kaygılandığımı hatırlıyorum. Yanılmışım. Tam tersine bu kadar konu/olay arasında yazabilir miyim diye kaygılanmalıymışım. Hayatımdaki konuların çokluğundan yazamayacağımı hiç düşünmemiştim. Ne kadar ironik!

Lisede ve ortaokulda arkadaşlarıma, öğretmenlerime sorsanız “Ömer ileride şair olur yazar olur aksini düşünemiyoruz” derlerdi. Henüz daha ortaokuldayken edebiyat hocama olan hayranlığımla kelimelerin dünyasına girmiştim. Geceleri yatmadan önce kayıp bir şehzadenin maceralarını hayal eder onu ilk fırsatta bir yerlere karalardım.

Ya şiir okumaya başlayınca hala devam eden bir sarhoşluğa düşeceğimi nasıl bilebilirdim ki? İlhan Berk, Necip Fazıl, Cemal Süreyya, Cahit Zarifoğlu’nu okurken aldığım zevki gölgede bırakan hiç bir şey çıkmadı henüz. Onlara o kadar özenmiştim ki, ergenlik buhranlarım bile şairaneydi. Her ergen gibi anlaşılamadığımı hissederdim ama bu bile simgesel bir şairlik taşıyordu içten içe. Devrim hayallerimde Nazım Hikmet’in, İsmet Özel’in ritmini bulabilirdiniz.

Artık yırtarak açtığımız zarflarda
ne kargış, ne infilak
yalnız
koynunda çaresiz, çıplak
isyan işaretleri taşıyan
bir ergen cesedi.
Kabaran bir çarpıntı oluyor şehir
uyusam bir dağın benimle uyuduğu oluyor
her gün şehrin ortasında bir ergen ölüyor
domuzuna ölüyor bankerlere durarak
noterden onaylı kağıtlara durarak
mevlit ilanlarına durarak.
Yunmadık saçlarını okşuyoruz, yavrum.

Yunmadık yavrum! Ne ergenliğimin zirvesinde ne üniversite yıllarımın en coşkun çağlarında ne de dağdaki mecburi hizmetimde… Şehir, hayallerim ve devrimlerim kabaran bir çarpıntı oluyordu içimde. Derken…

Büyüdüm. Evlendim. Baba oldum.

***

İtiraf etmeliyim ki ruhumda pek çok artıyı yanında getiren büyük bir laneti taşıyorum. Pek çok kişinin “maymun iştahlılık” olarak tanımladığı bir durum bu. Karşıma çıkan her şey bende büyük bir hayranlık uyandırıyor. İlim ise sonuna kadar öğrenmek, beceri ise dibine kadar ustalaşmak istiyorum. Büyük bir heyecanla başlıyorum bunları öğrenmeye ama pek çok zaman tamamlamadan başka bir konuya geçmiş oluyorum.

***

Orta okul ve lisede bu, edebiyat, felsefe ve tasavvuf olmuştu. Gayb alemini görebilmenin ve bunu anlatabilmenin ateşi ile kavruluyordum. Gayb alemine ulaşmayı beceremedim, bıraktım. Üniversitede proje yönetimi, ekonomi ve gitar olmuştu bu. Dayanamamış editörlük eğitimleri almış ve bir kaç amatör dergi çıkarmıştım. Desperado kalitesinde bir gitar üstadı olmak istemiş ama onu da başaramamıştım. Kendi şarkılarımı bestelemek istemiş ama kötü sesim ve yetersiz müzik bilgime kurban gitmiştim. Sonrasında durulup da iyi bir doktor olayım diye karar vermiştim ki şaşırtıcı bir şekilde ilk kez hayatımda beni hayran bırakmayan bir şeyin olduğunu görüyordum.

Ailemin zoruyla girdiğim tıp fakültesini sevememiş olmam hayatın garip bir ironisi sanki. Fakat bunu gerçekten fark etmem uzun bir zaman aldı. Nasıl mı? Anlatayım: Uzmanlık seçmek zorunda olduğumu fark edip danıştığım doktor büyüklerimden birinin “Sen niye bu tıbbı sevmiyorsun? Halk Sağlığı da nedir?” diye serzenişi olmasaydı belki bugün hala tıbbı sevdiğimi sanıyor olacaktım. Ama çok geç olmadan yolumu belirleyip tıbbın içindeki belki en alakasız uzmanlığa yöneldim: Halk Sağlığı!

Sakın yanlış anlaşılmasın bu farkındalığımdan o kadar çok mutluyum ki; iş hayatımı bir iş olarak göremiyorum, benim için çok eğlenceli geçiyor. Edebiyat, proje ve diğer pek çok ilgimi birleştirebileceğim bir alan bu! Neyse konumuza geri dönelim!

İş hayatına yeni atıldığım, özellikle devlet zoruyla doktorluk yaptığım bir dönemde odağım yine hekimlik değildi. “Benden iyi bir hekim olmaz.” diyordum her aynaya baktığımda. Sevmeden yaptığım bu işten mecburi hizmetimin bittiği gün istifa ederek kurtuldum. Sonra ilk fırsatta ALES ile Halk Sağlığına başladım. Halk Sağlığı Uzmanlığımı profesyonel olarak yapabileceğim bir iş buldum ve mutlu son!

Tabii ki değil! Hayatımda sadece yeni bir dönem başladı bütün güzellik ve zorluklarıyla. Aslında büyüdüğüm her gün hayatımın daha da zorlaştığını fark ediyorum ve gerçekten çok merak ediyorum daha ne zamana kadar zorlaşacak?

***

Klinik araştırmalar alanında faaliyet gösteren bir yazılım firmasında yazılım bilmeyen 3 5 kişiden biri olarak iş yapmaya çalışan ben, çok geçmeden yazılımın büyüleyici dünyasına girmiştim bile. Kaçınılmazdı bir kere. Yukarıyı okuduysan bunun niye kaçınılmaz olduğunu tekrar anlatmama gerek yok. Çevremdeki herkesin en az bir kere “Ama sen doktorsun” demesi ise işin eğlenceli kısmı. Onlar bana şaşırdıkça garip bir motivasyon buluyorum bu alanda. Umarım çok yakında öğrendiklerimi başkalarıyla da paylaşabilirim. Daha güzel projelerde kendimi geliştirmeye devam ederim. Belki kendi oyunumu yapar ve yayınlarım.

***

Okuyucu sana sadece ilgi alanlarımın ne kadar çok olduğunu ve bunun zorluklarını anlatmaya çalışıyorum. Özellikle büyüdükçe ne kadar zorlaştığını… Bu garip bir mutluluk kaynağı da aslında. Sakın tezat gelmesin sana: Hayatımın hiç boş olmadığını düşünüyorum. Bu, işte bu, bana farklı bir haz veriyor.

Yukarıda bahsettiğim ilgi alanlarımın dışında işletme bitirmem; makro ve mikro ekonomi okumam; filoloji çalışmam; duraklama ve kuruluş dönemi Osmanlı tarihi okumam; aşçılık dersleri almam; davranış psikolojisine merak salmam; İncil, siyer, hadis, meal, kelam, tefsir dersleri almam; İtalyanca ve Arapça’yı temel olarak da olsa öğrenmem; temel hukuk, sağlık hukuku ve anayasa ders kitaplarını, metinlerini incelemem… Daha uzar da gider bu. İşte tüm bunlar bana garip bir tatminlik veriyor. Ama en çok da ne kadar cahil olduğumu anlamamı sağlıyor.

Bu cahil halimle pek çok “bilgili” kişiyi tartışmalarda utandırmam ise sadece basit bir eğlence. Pek çok bilen, daha doğru bir ifade ile bildiğini sanan ve bunun entelektüel orgazmını yaşayan kişilerin yanında cahil olduğunu bilmek nasıl bir duygu… Nasıl anlatsam ki sana?

***

Tüm bunlarla birlikte içimde artık her şeye yetişememenin verdiği bir hüzün büyüdü son yıllarda. Her gün yeni bir kitap çıkıyor ve okuyamıyorum. Her gün yeni bir albüm çıkıyor ve dinleyemiyorum. Bir senedir kendi oyunumu yapmanın heyecanı ile kavruluyorum ama hala ortada bir şey yok. Mesleğimle alakalı bu sene 3 tane makale yayınlamak istiyorum ama vakit bulamıyorum. Çünkü bu güne kadar hesaba katmadığım bir şey geldi başıma: Baba oldum.

Yukarıda sana şiir okumakla alakalı bir şey söyledim ya. Zevk ile alakalı! Yalan söylemişim, kusura bakma, şimdi yazarken fark ediyorum. Çünkü şuan gerçekten gördüğüm şeyi itiraf etmem gerekirse 5 aylık kızımın bir gülüşünün, bana bir bakışının verdiği zevki hiç bir şey vermiyor. Samimi bir itiraf olsun bu: kaç haftadır yazamamış olmanın verdiği acı, onun bir gülüşü karşısında eriyor kayboluyor. Her ne kadar lisede karşılaştığım başka bir klişe laf olan “Yazmasam ölecektim” sana söyleyebilecek kadar yoğun duygular hissediyor olsam da; aslında sadece artistlik bir durum bu.  Garabet bir gösteriş hali. Sana dürüst olayım.

Sabah kalktığımda, bugün de bir şeyler yazmasaydım içimde bir şeyler ölecekmiş gibi hissediyordum. Sonra kızımla göz göze geldik ve tüm güzelliğiyle bana güldü. O an bana hiç bir şeyin zarar veremeyeceğini fark ettim tekrardan. “Başlarım yazmana da…” dedim ve O’na sarıldım sıkıca.

Şuan bu yazıyı yazıyorum çünkü mamasını yedi ve uyudu. Annesi, eşim, içimdekini hissetmiş gibi sen git biraz tek takıl dedi de öyle yazmaya fırsat bulabildim. Kızım dışında her şeyi geride bırakarak. Varsın diğer işler bir süre daha ertelensin. Çünkü mutlu insan ne yazık ki çok iyi bir yazar, üretken bir sanatkar olamıyor. İçindeki bir şeylerin onu dürtmesi lazım sürekli. Garip bir acı, ızdırap gerekiyor sanki.

Belki zaman ilerledikçe baba olmayı öğrendikçe birey olarak içimdeki dürtüye kulak vermeyi de öğrenirim. Baba, koca, doktor ve birey arasında kalmak yerine baba, koca, doktor ve birey olan bir Ömer, yani her parçasıyla tam bir ben olurum.

 

Advertisements

Leave a Reply